Bir Acayip Hikaye!
Burada anlatılanlar tamamen bir hayal ve kurgu eseri olmaktadır. Anlatılan olayların herhangi bir yerde yaşanmış veya gerçek bir olayla benzerlik taşıması tamamen tesadüften ibarettir. Ayrıca bu durum kesinlikle yazarı bağlamamaktadır…
Bir ülkenin kaderi 22.02.2022 tarihinde değişir.
Saatler 22:22:22’yi gösterdiğinde törenler eşliğinde Ulusal Takvim’e geçilmiş ve o gün 1 Ertuğrul 0001 olarak belirlenmiştir.
Halk büyük bir coşkuyla bu günü kutlarken, Sessiz Çoğunluk kıyılarda köşelerde toplanıp, neden sessiz kaldığını ve olayların nasıl bu safhaya geldiğini anlamaya çalışmaktadır. Zaten onlar hep sessiz ve hep neden sorusunun arkasına sığınmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Geçmişten aldıkları emaneti hiç koruyamamanın verdiği üzüntüyle hayatlarını sürdürmektedirler.
Yeni takvim, yeni bir yıl, yeni bir hayat demekti. Coşkulu kalabalık bu yeniliği neşe ve kahkahalar eşliğinde kutlarken, aslında değişen kanunların ve yasaların neler getireceğini henüz anlamaktan çok uzaktılar.
İşte biz bu ülkeye Tanzanya diyelim, başındaki hanedana da pek ala Tanzanya hanedanı diyebiliriz. Zira Cumhuriyet artık yok, ülkenin başına referandumla birlikte hanedan geçmiştir. Hatta para birimi de ülke içerisinde geçen Akçe olmuştur. Artık parası eskisi kadar değer kaybetmeyecektir.
Bununla birlikte;
- Ülkenin internet sistemi yurt dışına kapatılmış ve sadece ülke içerisiyle sınırlandırılmıştır.
- Yurt dışından ülkeye girişler durdurulmuş, sadece üst düzey yetkililer ülkeler arası seyahat edebilmektedir.
- Uydu yayınlarında yurt dışı tüm kanallar kapatılmış. Televizyon yayınlarında ülke dışından hiç bir bilgi verilmemektedir.
- Kısacası ülkede yurt dışına tamamen kapalı bir sistem kurulmuştur…
- Ülke içerisindeki ürünler para birimine göre fiyatlandırılmıştır. Yani 1 akçeye 1 ekmek, 10 akçeye 1 kilo domates gibi ve bu fiyatlar sabit olmakta, aksine davrananlar vatana ihanet ile cezalandırılmaktadır.
- Teknolojik ürünler sadece ülke içerisinde çalışmaktadır.
- Elektrikli araba ile birlikte tüm ulaşım sistemleri elektrik ile çalışmaya başladığından yurt dışı akaryakıt fiyatlarından etkilenilmemektedir.
Bu ülke tamamen diğer ülkelerden izole edilmiş ve ülke dışına olan bağımlılık sıfır seviyesine getirilmiştir. Halk önceleri coşkuyla, sonraları endişeyle ama zaman içerisinde korkuyla bu durumu kabullenmiştir.
Halkın refah seviyesinin düşmesi, enflasyonun artması, fiyatlardaki dalgalanmalar, ekonomik sıkıntılar bu sayede sona ermiştir.
İşte hikayemiz bundan uzun yıllar sonra yaşananlara küçük bir pencereden bakmakta ve yorumu sizlere bırakmaktadır.
Yıl 72
“Saat gece yarısı dört olmuştu, gözlerim kan çanağına döndüğü halde ben hala ders çalışıyordum. İHL okulu son sınıfı bitirmem bu zorunlu dersten alacağım nota bağlıydı. Neredeyse dört dörtlük bir dönemin son dilimindeydim. En kötüsü bu sınavı veremezsem zaten mahalleye imam, hoca veya kadı olur paçayı sıyırırdım…”
Gözünü kırpmadan kitabı okuyor ve sınavda çıkacağını tahmin ettiği konuların geçtiği her satırın altını çiziyordu. Sabahın erken saatlerinde gittikçe dikkati dağılmaya başladı. Hemen her konuda aklına anlamsız sorular takılmaya başlamıştı.
“Tamam ilim dersindeki böceklerin sindirim sistemini anladım da, İhtilal Tarihi dersindeki bu konulara kafam basmıyor.” diye iç geçirdi ve gitgide artan sinirle “Bir de her olayda geçen Balyoz ve Ergenekon konularını anlayabilsem her şey tamamdı. Temmuz ayından önceki Karanlık Tarih yasaklandığından beri herşey iyiye gitti de sonradan kabul edilen bu harfler beni mahvetti. Zaten 4 yılda birazını öğrenebildiğim Arapça harflerle Türkçe okuyup yazmanın zorluğu olmasa belki biraz şansım olurdu” diye bir yandan da hayıflanıyordu.
Dikkatini dağıtmamaya çalışsa da her konu başlığına geldiğinde uykusuzluktan aklına türlü türlü fikirler geliyordu:
“Halifeliğin ilan edilmesi ve liderimizin halife olması… Yahu memleketin yüzde 99’u Müslüman olduğu halde, halifesiz bir İslam ülkesi nasıl olabilir? Daha önce yok muymuş da ilan edilmiş. Kim kaldırmış ki? Haberimiz yok.!”
Tekrar dikkatini toplayarak okumaya devam etmeye zorladı kendisini:
“Cumhuriyet’in kaldırılması ve padişahlık yönetimi.. Al işte Cumhuriyet’in kaldırılmasıymış, halk kendi kendini nasıl yönetebilir? Padişahımız varken başka bir yönetim şekline ne gerek var” ..
Heyecanla içinden “padişahım çok yaşa” diyerek tedirgin bir şekilde sanki birileri izliyormuş gibi korkuyla etrafına bakındı…
Ne yaparsa yapsın akıl oyunları peşini bırakmıyordu. Gözleri yavaşça kapandı ve istemeye istemeye uykuya daldı. Uykusunda laiklik ilan edilmiş ve dinle devlet işleri birbirinden ayrılmıştı. Halkın ellerinde Ay Yıldız bayraklar coşkuyla bir adamı karşılıyorlardı. Kitapta okudukları üzerine gördüğü bu kabustan irkilerek uyandı. Sessiz bir şekilde “töbe töbee” dedikten sonra saate baktı, saat beşi çeyrek geçiyordu. Az bir vakti vardı, sabah namazından sonra başlayacak dersi kaçırmaması gerekiyordu.
Sınavdan sonra…
Arkadaşlarıyla Kuran Kursu önünde toplanmışlar sınav hakkında konuşuyorlardı. Arkadaşı Mustafa bir ara kendisine dönüp sınavın nasıl geçtiğini sordu:
“Sorma ya, birkaç harfte esre ve ötreleri yanlış yazdığım için hoca notumu kırmış. Bana sinirle seni münafık diyerek kulağımı çekti. Bir harfi yanlış yazarsan kafir olursun dedi ama zaten zar zor yazıyorum. Ona biraz canım sıkıldı.”
Mustafa en yakın arkadaşıydı Mehmet’in. Aralarından su sızmazdı, hemen hemen her şeyi konuşurlardı. Mustafa bir ara Mehmet’e içinde bir kitap olan elindeki poşeti uzattı. Mehmet aldığı poşetin içinde bir kağıda sarılmış halde duran kitabı açacak gibi oldu. Mustafa “sakın” şeklide kaşlarını kaldırarak “evde okursun” dedi.
Yanlarına yaklaşan Abdülhamit sırıtarak “ne o yine fıs fıs neler konuşuyorsunuz” dedi ve “geçenlerde masal tarihi diye bir kitap aldım.” diyerek devam etti. Mustafa’ya dönerek:
“Bir ülkede senin adında Mustafa diye biri varmış. Ülkenin padişahı O’nu dost ittifak devletlerinin isteklerini yerine getirmek için bozguncuları dağıtmak ve ordudaki isyancıları sindirmek için müfettiş olarak Anadolu’ya tayin etmiş. Adaşın Mustafa da kaybettikleri savaşa rağmen hayal peşinde söylenen yere gitmiş. Padişaha karşı gelerek halkın gücünü de arkasına alıp düşmanları yenmiş. Güya halifeliği kaldırmış, laiklik, Cumhuriyet, diye birçok şey yapmış. Şapka devrimi yapmış, Arap harflerini kaldırıp Latin harflerini getirmiş. Daha neler neler…”
Mehmet ve Mustafa birbirlerine bakıp kıs kıs gülerken, Abdülhamit kaşlarını çatarak “Siz sakın Yasak Tarih’ten bahsediyor olmayasınız.” dedi. Mustafa “sen o tarihi biliyor musun da böyle konuşuyorsun?” dediğinde Abdülhamit “töööbe töbeee” diyerek yere bakıp “hayır” anlamında başını sağa sola salladı.
Tam da o anda başındaki sarığa sıkı sıkı sarılan Mehmet’in aklına gece gördüğü rüya geldi. Bir an ürperdi. Sonra yavaş yavaş sakinleşmeye başladı, bunlar nasıl olabilirdi ki? En başta padişah buna izin vermezdi, öyle olsa önce padişahın devrilmesi gerekmez mi? Sonra yine ağzından aynı sözler çıktı “töbe töbee” dedi. Bu hali Abdülhamit’in çok hoşuna gitmişti, gülerek yanlarından uzaklaştı.
Hocanın çağırmasıyla birlikte toplanıp derse girdiler. Hızla sınıflarına girip yerdeki minderlerin üzerine oturduktan sonra dikkatle hocalarını dinlemeye başladılar:
“Çocuklar dersten sonra evlerinize giderken yolda dikkatli olun. İngiliz İmparatorluğu Kraliyet Ailesi üyeleri memleketimizi ziyarete teşrif ediyorlar. Bazıları da bunu boykot etmek üzere gösteriler tertip etmiş. Aman dikkatli olun..”
Saltanata karşı isyan edenler yüzünden son zamanlarda sokaklar pek tekin değil. Ara sokaklardan hızla eve gitmeye başladı. Yolda bazı kalabalık grupların toplandıklarını görüyordu. Sağa sola fazla takılmadan eve doğru adımlarını hızlandırdı. Nihayet eve gelmişti.
O sırada Mehmet’in babası Ali efendi kahvehanede arkadaşlarıyla hararetli bir tartışmanın içindeydi.
“Yahu koskoca İngiliz İmparatoru ülkemizi ziyarete gelmiş. Güney komşumuz Kürdistan yıllardır bekliyor da lütfedip oraya değil bizi ziyarete geliyor. Bundan daha büyük bir onur olabilir mi efendim?”
Kahveci Hasan efendi çayları masaya koyarken araya girer:
“Elbette canım kardeşim, memleket refah içinde. Padişahımız her konuda olduğu gibi bu konuda da titizlikle yaklaşıyor. Baksanıza hanımlarımız halk meclisine artık türbanlarıyla rahatça girebiliyorlar. Türbansız hanımların meclise girmeleri yasaklandığından beri artık başörtü konusu tamamen kapandı.”
Kahvedekiler hep bir ağızdan “sümme haşaa” dedikten sonra Ali efendi devam eder:
“Değil mi ya, memlekette adalet var, kalkınma var, her türlü ferahlık var. Daha ne olsun?” ardından yan masada ortaya çöküp sessizce konuşan gruba dönerek “Siz hala masal tarihi okumaya devam edin efendim” dedikten sonra diğer masadakiler bir anda kendisine döndü “bize mi dedin amca?” Ali efendi hiç istifini bozmadan “Elbette size dedim, sizler hala masal diyarında yaşamaya devam edin. Halifemiz efendimiz bu haftaki fetvasında sizlere seslenmiş. Her kim ki devleti alimizin bekasına kastedecek eylemlerde bulunursa…”
Sözünün tam ortasında diğer masadakilerden biri ayağa kalkar:
“Anadolu’ya sürgüne mi gönderilir? Dili mi kesilir yoksa?”
Kahveci Hasan efendi tartışmanın seyrini düşünerek araya girer:
“Şeriatın kestiği parmak acımaz efendi.” ve sessizce söylenir “Bunlar hep cehapenin suçu”.. Sözlerini duyan Rıza amca ona şaşkın bakışlarla bakar ve “Ne dedin sen? cehap da ne?” diye sorduğunda Hasan efendi kendisine bi çeki düzen vererek “Yok Rıza amca sen yanlış anladın. Bizim Arnavut cip almış onu diyordum ben. Havalı bir cip, cip havalı dedim” diyerek hızla ocağa gider.
Kahveci Hasan Efendinin orada oturan bir yakını kalabalığa bakıp:
“Şeriat geldiğinden beri haklı veya haksız elleri kesilenlere sormanız gerek bunu”
Ali efendi yine araya girer:
“Elleri kesilenlerin hakkını düşünen devletimiz, haklı olanların ellerini organ nakliyle tekrar geri vererek ve masraflarını devletin kasasından karşılamıyor mu?”
Bu sefer Ali efendiye dönerek:
“Zina yaptığı söylenerek hadım edilenler haklı çıkarsa?”
Ali efendi umursamaz bir tavırla:
“Efendim onlara artık geçmiş olsun diyoruz, ateş olmayan yerden…”
Yan masadakiler sessizce yerlerinden kalkıp oradan yavaşça uzaklaştılar. Bunun üzerine Ali efendi tekrar masaya dönerek:
“Onlar da çalgı çengi yapsınlar efendim”
Ardından kahvede bir kahkaha koptu ve konuşmalar yine memleket meselelerine döndü. Ali efendi “Padişahımız olmasa koskoca Konstantin Adası olabilir miydi? Eskiden şehrimiz iki yaka diyorduk, şimdi öyle mi efendim? Artık tek ada diyoruz, vakti zamanında yapılan kanal olmasaydı bu şehir kurtulur muydu Allah Aşkına?”
Kahvedekiler oy birliği etmişçesine başlarını sallayıp “doğru” dediler, “olmazdı”.
Ali efendi devam etti:
“Peki doğuda ve güneydoğuda isyan var diyorlardı efendim? Ne oldu isyanlar? Abdullah efendiyi adasındaki hapisten çıkarttılar, Kürdistan’a vali olarak atadılar. Az biraz da toprak verip susturdular. Hani isyan?”
Kahvede dinleyenler “doğru” anlamında yine ona katıldılar:
“Yok efendim petrol varmış, bor madeni varmış. Avrupa gelip boru döşedi, kaldı mı bir sorun?”
Kahvehanedeki konuşmalar böyle devam ederken, Mehmet evde odasına çekilmişti. Arkadaşı Kemal’den aldığı poşetin içinde gazete kağıdına sarılı kitabı hızla açtı. Kitabın kapağına baktı, sonra içine göz attı ama bilmediği bir dilde yazılmış bir şeyler vardı. Baktığı harflerden hiçbir şey anlamıyordu. İkinci sayfaya bakıyordu ki kitabın arasından el yazısıyla yazılmış bir kağıt yere düştü. Yere düşen kağıdın üzerinde Arapça notlar vardı. Üç kere öpüp başına koyduktan sonra okumaya başladı.
“Sevgili kardeşim, biliyorsun babamın kitap dükkanı var. Zaten artık pek okuyan kalmadığı için dükkanı fazla açmıyor. Eski bir kitap bulmuş ve okumam için bana verdi. Yasaklanan bir kitap olduğu ve yazanın vatan haini ilan edildiği için dikkatli olmamı tembih etti. Bana küçüklüğümde öğrettiği Latince harflerle yazılmış bir kitap bu. Senin için ilk sayfasından birkaç cümleyi anlaman için Arapça olarak yazdım. Asıl dikkatimi çeken ise son sayfasında yazılanlardı. Onların da birazını senin için çevirdim. Eğer hepsini okumak istersen sana da okumayı öğretirim. Çok zor değil, en fazla 1-2 haftada kitabı okuyacak seviyeye gelirsin.”
Mustafa’nın yazdığı notun ardından kitapla ilgili yazdıklarını okumaya başladı:
“1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir:
Devletin içinde bulunduğu grup, Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmiş, ordumuz her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış, Büyük savaşın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve memleketi bu savaşa sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında oturan kişi soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Yakınında bulunan Paşanın başkanlığındaki hükümet aciz, haysiyetsiz ve korkak.
…
(kitabın sonunda olduğunu söylediği kısım şöyleydi)
…
Bu sonucu Türk Gençliğine emanet ediyorum.
Ey Türk Gençliği!
bundan sonra yazılanlar biraz silik ve anlaşılmıyordu. Yazının sonunda ise şu harflerle bir isim vardı.
M. K.A.
…
Kağıdın sonunda “sevgili kardeşim bu kitabın adı Nutuk” yazısını okuduktan sonra şaşkınlıkla bunların ne anlama geldiğini düşünmeye başladı. Aklı karıştı birden bire, okuduğu bu satırlara bir anlam vermeye çalıştı. Bir kehanetten mi bahsediyordu bu kitap? Gelecekten mi geliyordu, yoksa zaten gelecekteydiler de geçmişten kalan yasak bir eser miydi? Bütün gün aklını bu düşünceler meşgul edecekti.
Ertesi gün Ramazan ayının ilk Cuma’sıydı. Resmi tatil olması sebebiyle babası evde izinliydi. Cuma namazı öncesi bir yandan kahvesini içiyor, diğer yandan günlük gazeteye göz atıyordu. 1 Ramazan 72 tarihli gazetenin ilk sayfasındaki başkanın demecini dikkatle ve keyifle süzüyordu:
“Hedef Hicri 72 demiştik, hedeflerimize birer birer ulaştık. Allah’ın izniyle daha da refah günler bizi bekliyor. Kurucusu ve öncüsü olduğumuz Büyük Ortadoğu Projesi … Hayaldi gerçek oldu …”
“Halifenin kendisi hayatta mı?” diye sordu kendi kendine. Yoksa bu adam kaç yaşında olabilirdi.
O bunları düşünürken yapay zeka, teknoloji,.. ve daha bir çok alanda dünya oldukça ileri gitmişti. İngiltere İmparatorluğu denilen yer elbette İmparatorluk değildi. Bu sadece ülke halkına söylenen koca bir yalandı. Ülkeyi ziyarete gelen tüm diğer ülke liderleri gibi İngiltere başkanına da ülkeyi ziyaret ederken söylememesi gerekenleri kapsayan bir liste verilmişti. Elbette Akdeniz’in sahibi olabilmesi için Yunanistan’la birlikte deniz şehirlerini almasının bunda payı çoktu…
Tatarlılar da Konstantin’in çevresindeki tüm arsaları ve tarım arazilerini almışlar, etrafına koydukları “Tanzanyalılar Giremez” tabelalarından sonra rahatlamışlardı.
Ülkeleri işgal edilenlerin yerleştikleri yerlerdeki yerel yönetimleri kurmalarından sonra eyaletler ülkesi olmuşlar ve her eyalet kendi yasalarıyla yönetilmeye başlanmıştı.
daha neler neler olmuştu o ülkede, gerisini sizin hayal gücünüze bırakıyorum.
…
(Hikayemiz burada sona erdi, belki de asıl bundan sonra başlıyor. Kim bilir…)
Ülkelerin kaderlerini üzerinde yaşayanlar yazarlar. Her insan yaptığı veya yapmadığı her olaydan bireysel olarak toplum nazarında millete karşı da sorumludur. Geçmişi sadece kulaktan dolma olaylarla öğrenenler, gelecekte yaşadıkları masal dünyasının temellerini kendi elleriyle atarlar.
Hayatın her saniyesi değerlidir, bu değerli zamanı şahsi çıkarları için değil bir millet için tüketenlere, canını bu yolda verenlere hiç kimsenin olumsuz bir söz söylemeye hakkı yoktur. Hele ki üzerinde kendi dili, dini, bayrağı ile özgürce yaşarken bunun olmasını sağlayanlara değil kötü bir söz söylemek, bilakis ancak şükür ve dua edebilir.
Hikayenin adı “aşk” olunca belki okunma oranı yüksek olur diye düşünmüştüm. Ancak bu ülkede o kadar çok sorun vardır ki, tek aşk Allah Aşkı’dır. Ötesi düşünülemez bile.
Huzur dolu bir ülkede mutlu ama sesli bir hayat geçirmeniz dileğiyle…
Sürçü lisan ettiysek aşk ola






Bir Cevap Yazın