Aylar mı oldu, yoksa yıllar mı? Belki de onun zaman kavramına göre birkaç saniye geçmişti. Ancak şimdi yeni görevinde her zamanki gibi öncelikle izlemedeydi…

Hemen her gün gördüğü O adam, artık her gece üstelik daha sabırsız, daha endişeli, daha ürkek ve hatta daha da merak içerisinde, bir gün bile aksatmadan her gün o mağaraya geliyordu. Saatlerce kendi kendine konuşuyor, bazen susuyor, bazen dalıyor ve bazen de bir taşın dibine kıvrılıp sabaha kadar uyuyordu.


Durup ona sessizce, dikkatli bir şekilde uzun uzun baktı. Aldığı talimatla birlikte onu koruyor, gözetiyor, sonra da geldiği gibi yine sessizce gidiyordu…

Henüz zamanı gelmemişti…

Bu durum uzun zamandır bu şekilde devam ediyordu. İleride yol arkadaşı olacağı o adamı tanımaya ve anlamaya çalışıyordu. Ancak sadece kendisine öğretilenleri biliyordu, fazlasını değil.! Tıpkı bundan önceki görevlerinde olduğu gibi bu görevi de başarıyla yerine getireceğini çok iyi biliyordu. Çünkü ona bu öğretilmişti ve artık bu son göreviydi…

Düşünürken, konuşurken ve hatta uyurken onu dikkatle ve sessizce izliyordu. Mağarada sessizce oturan bu adam daha öncekilere hiç benzemiyordu. Dürüst, güvenilir, çok zeki ve oldukça merhametli bir kalbi vardı. Onu izledikçe daha çok tanımaya, tanıdıkça da daha çok anlamaya ve O’na inanmaya başlamıştı.

Nihayet o gün artık onunla tanışma vaktinin geldiği söylendi. Aldığı talimatları her zaman olduğu gibi eksiksiz yerine getirmesi gerekiyordu.

O gece diğer gecelerden çok farklıydı ve tanışmak için artık O da sabırsızlanıyordu…

Mustafa her gece olduğu gibi yine mağarasına geldi ve kendi kendine konuşmaya, ardından yine her zaman yaptığı gibi mağarada sessizce düşünceli bir şekilde dolaşmaya başladı. O alçak tavanlı karanlık mağarada ne kadar yürüdüğünü, nasıl yorulduğunu dahi anlamadan yavaşça yere oturdu ve aklında yine hiç bir zaman açıklayamadığı soruların cevaplarını ararken sessizce uzaklara daldı. Gözleri yavaşça kapanmaya başladığında birden bir ses duydu ve hızla oturduğu yerden doğruldu.

İşte artık tanışma zamanı gelmişti.

Bulunduğu yerden ağır adımlarla ve sessizce Mustafa’ya yaklaştı. Mustafa O’nu göremiyordu ama karanlık bile olsa, orada birinin onu izlediğini anlayarak “kim var orada?” dedi ürkek bir sesle. Karanlıkta bir şeyler görmeye çalışarak gözlerini kısıp O’na doğru baktı ama yine bir şey göremiyordu. Korkusu giderek artmaya başladı ve tekrar “kim var orada?” dedi.

Gölgesi karanlıkta hafifçe belli belirsiz ağır adımlarla Mustafa’ya doğru yaklaştı. Gölge sandığı şeyin aslında O olduğunu kendisine uzandığı zaman anladı.
Aslında bir gölgesi bile yoktu…

Mustafa’ya doğru yavaş ama emin bir şekilde kollarını uzattı. Ardından onu kucaklayıp sımsıkı bir şekilde sarıldı. Mustafa’nın kalbi yerinden çıkacakmış gibi hızla atmaya başladı. Kendisini O’nun kollarından kurtarmak için zorlasa da başarılı olamadı. Kısık bir sesle “kimsin sen?” diyebildi sadece çıkarabildiği en kısık sesle “kimsin?” diyebildi. Nefesi kesilmek üzereydi…

Mustafa’yı sıkıca kollarının arasında sarıyordu. Aldığı görev açık ve netti, Mustafa tıpkı daha öncekilere benziyordu ama bu sefer diğerlerinden çok daha farklı olduğunu, O’nu sıkıca kollarında sararken O da anlamıştı. Mustafa’nın kulağına doğru yavaşça eğildi ve tek bir kelime söyledi:

“Oku”

Mustafa önce bir anlam veremedi ve “oku” ama “neyi?” diye düşündü.
Nefesi kesilmek üzereydi, sanki son nefesini vermek üzere olduğunu hissetti.
Mustafa daha önce ölüme hiç bu kadar yakın olmamıştı.

Ancak gölge kendisine sıkı sıkı sarılırken, birden daha da sıkarak devam etti:

“Yaradan Rabbinin adıyla oku! O insanı bir damla sudan yarattı.”

Tanrı’nın onu görevlendirdiği bu zor görev işte o anda başlamıştı. Bu iki yol arkadaşı zorlu bir yolculuğa birlikte çıkacaklardı ve artık tanışmaya başlamışlardı…

Devam etti:

“Oku”

Daha da sıkıca sardı kollarıyla, sanki Mustafa’nın kemikleri birbirine geçecek gibiydi.

“Senin Rabbin en cömert olandır”

“O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir”

İşte Cebrail 19 ayet olan “Alak Suresi” nin ilk ayetlerini Mustafa’ya bu şekilde söylemiş ve O’nunla bu şekilde tanışmış oldu. Çünkü Mustafa son Peygamber’di…

Aklımda deli sorular

Yukarıdaki hikayeyi dün gece Kur’an-ı Kerim Türkçe mealini okuduktan sonra yazdım. Sonra aklıma birçok soru geldi fakat ben asıl tek bir soruya odaklandım ve düşünmeye başladım;

Neden ilk ayet “oku” ?

Ve biz ülke olarak neden okumayı sevmiyoruz?!?

İşte aslında İslam adına Allah’ın ilk emri “oku” ve okumayı hiç sevmeyen bir millet. Ne kadar tezat değil mi? Anneannelerimizden biliriz Kutsal Kitap yatağın baş ucunda duvara asılıdır..

Okumadan önce mutlaka abdest almalısınız. Sonra Arapça bilmelisiniz. Sonra tefsir ile Türkçe okumalısınız… Falan filan falan filan.
Peki neden?

Peygamberin bile zamanında Kuran tercümeleri yaptırdığını ve farklı dillerdeki ülkelere gönderdiğini biliyoruz. Neden Arapça öğrenmeliyiz?

Öldüğümüzde bile sorgu meleklerinin mezara gelip Arapça soru soracağını zanneden ve Allah’ın Türkçe bilmediğini düşünen cahiller kesimi mi bunu söylüyor yoksa?

Neden bize “oku” diyen Tanrı’nın kitabını okumamız bu kadar zorlaştırılıyor? Neden okumamıza bu kadar karşı olan bir grup var ve neden bu kitabı okumamız istenmiyor! Neden İslamiyet’i geleneklerle ve kulaktan dolma sözlerle yaşıyoruz.

Ankebut Suresi 13. ayette yazdığı gibi:
“Gerçek şu ki onlar kendi günahlarını yüklenecekler, kendi günahlarıyla beraber saptırdıkları insanlara ait nice günahları da yükleneceklerdir. Kıyâmet günü, uydurup durdukları yalanlar ve attıkları iftirâlardan dolayı mutlaka sorguya çekileceklerdir.”

Nahl Suresi 24. ayette dediği gibi:
“Onlara, Rabbiniz ne indirdi size dense derler ki: Geçmişlere ait masallar.”

Hatta kıyamet ile ilgili bir çok ayette yazdığı gibi “bizden öncekilere inandık” da diyecekler…

Çünkü “oku” madılar…

Cebrail Peygambere “oku” dediği halde O’na ayetleri kendisi söylüyor? Yoksa Kuran aslında yazılı olarak mı indi yer yüzüne? Ya da Peygamberin okuması ve ezberlemesi için yazılı olarak mı karşısına çıkartıldı?

Büyüklerimiz “Efendim Kuran’ı tartışmak küfre girer” diyerek zaten elimizi kolumuzu bağladıkları için bunları tartışmak da yasak! Aslında “tartışma” kelimesinin ayetleri reddetmek değil de anlamak için olduğunu hala anlamıyorlar mı!

Yahu ben ayetlerin anlamlarının tartışılmasından bahsediyorum. Ayetin emrettiğini kabul edersen Müslümansın, etmezsen zaten değilsin. Ancak sözde şıh, şeyh,.. artık onlara ne isim verirseniz verin, hepsinin aklında tek bir şey var. İşte bu yüzden onlara göre “okumak” yasak olmalı. Öyle ya, okumayan cahil ve inançlı bir kesimi idare etmek çok daha kolay..

Araya bir de Hz. Muhammed Mustafa (SAV) bir hadisinde şöyle demiş …. diye başlayan önce Arapça’sını sonra da mealini (işinize geldiği gibi) açıklayan cümleler kurarsanız zaten sizin emrinizde olacak, ayaklarınızı öpecek, köpek gibi uluyacak olan milyonlar hazır kıta bekliyor demektir. Ardından bir iki ağlamaklı hikaye patlatın, bir de konuyu paraya bağlarsanız… Oooohh misss

Sonrasında “Cennetten arsa mı istersin, yoksa hurilerle dolu bahçeler mi?” seç beğen artık.

Fetosu, Cüppelisi, Adnanı,… mehdi olurlar da karşısında cahiller sıraya girerler. Hanefi misin? Sünni misin? Menzirden misin?

Yeter ki para gelsin.!!!

Tarikatına kurban şıh hazretleri

Rahmetli Kemal Sunal’ın bu konuda en güzel filmlerini yıllarca izledik ve hala da izliyoruz. Hatta Şener Şen’in “Züğürt Ağa” filmindeki “yağmur yağdıramayan” ve “cennetten tapu veren” şıhları bile izlemedik mi.!

Ama gerçekleri gözümüze gözümüze sokan bu filmleri izlemekten ve buna rağmen bu şarlatanlara inanmaktan vazgeçmedik.

Birileri bizi defalarca uyarmaya çalıştı ama onları da bu sözde hocalara inanıp yalancı ve hatta daha da ileri giderek dinsiz, kafir ilan ettik.

Kimi zaman ekranlardan sevgilisine seslenir gibi sahte mehdilere seslenenler mi izlemedik, sahte hocaya laf sokanlara “haddini bil” dedikten sonra o sözde hocanın gerçek yüzünü kabul edip de onu terörist ilan edenleri mi görmedik, her ortamda “mezhep de mezhep” diyen şalvarlı cüppeli şıhların ve sözde mehdilerin mezhep değiştirdiğini mi görmedik,..

Bu gözler neler gördü, bu kulaklar neler duydu, bu akıllarla hem de güle oynaya ne dalgalar geçildi. Bakara makaralar dan tut da “halkın orasına burasına koyan” mı dersin…
Bitmez! Bitmedi ve bu cahillikle asla da bitmeyecek.

Neden?

Çünkü Allah’ın ayetlerini ciddiye almıyoruz da o yüzden. Onu dinlemek yerine, sahtekarların peşinden koşuyoruz. Sonra da bir felaketle karşılaştıktan sonra “acaba neden?” diye kara kara düşünüyoruz.

Çünkü;

“Oku” muyoruz.!

Buraya kadar sabırla okuduysan sevgili dostum, son derece dolu olduğum bu konudaki son sözlerimi de sanırım okursun 😉

Hikayemize ilk emir ve ilk ayet ile başlamıştık. Elbette devamını da aynı şekilde yazmadım ve biraz içimi döküp vaktini aldım. Farkındayım.. O yüzden bundan sonrasını da hikaye gibi bitirmeye kadar verdim…

Cebrail uzaktan onu izliyordu ama aslında ona göre bu mesafe hiç uzak değildi…

Hayatını insanlara doğruyu anlatmak için adayan bir insan, Veda Hutbesi’nde kalabalığa seslendikten sonra şehadet parmağını önce göğe kaldırdı ve sonra kendisini dinleyen insanlara doğru çevirerek şunları söyledi:

“Şahid Ol Ya Rab. Şahid Ol Ya Rab! Şahid Ol Ya Rab !!!”

İşte 3 kere tekrar ettiği bu cümle, İslamiyet adına adanmış bir ömrün özetiydi…

Belki o kalabalığa bakıp aslında tüm bildiklerinden bir parçasını onlara bıraktığını düşünerek üzülmüştü. Belki de herşeyi bilmelerini istemedi, tıpkı “Elif Lam Mim” gibi.. İnsanlar sadece bilmeleri gerektiği kadarını bilmeli. Belki de o yüzden “cehalet mutluluktur” denmiştir. Zira “bilmek” bazıları için çok ağır bir yük haline de gelebiliyor. Belki de “keşke tüm bildiklerimi anlatsam” diye düşünmüş ve belki de sonra vaz geçmiştir.

Çünkü O “ayette de söylendiği gibi” sadece bir ELÇİ idi. Görevi insanlara tebliğ etmek olan biri, Allah’ın dediği gibi “insanları hidayete erdiremez” sadece onların merakını biraz uyandırmak ve gerçekleri görebilmeleri için basit bir akıl gözlüğü verebilir. İşte o gözlüğü takanlar, yani aklını serbest bırakanlar bazı şeyleri daha net görebilirler. Bu belki onları huzura erdirebilir ama kaldıramayanlar için tam tersi mutsuz ve hayatı çekilmez hale de getirebilir.

Son günleri olduğunun farkındaydı ve bu düşüncelerle dolu olan aklı görevini yerine getirmenin huzuruyla doluydu.

Artık Rabbine kavuşmasına çok az kalmıştı.

Kısacık ömrünü dolu dolu yaşamış, kimseyi kırmamış, ihanet etmemiş, ona din açısından inanmayanları bile, kendisine “Muhammed-ül Emin” yani “Güvenilir Muhammed” demelerini sağlamış bir insandı O. Dünyadan ayrıldıktan yüz yıllar sonra bile ona hasret kalacak olan milyarlarca insan bırakmıştı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.)

Hiç bir çıkarı olmadan, sadece insanlara doğruyu anlatmaya çalışan bir ömür sürdü. Müslüman olmayanlar, başka dine inanlar ya da hiçbir dine inanmayanlar için bile “onlar yaramazlık yapan müminler” diyecek kadar samimi ve alçak gönüllü. Sadece Araplara değil, sadece belirli bir yere değil, tüm Kainata gönderilmiş olan peygamberdi O.

Ve tüm müslümanlar O’na sadece Hz. Muhammed (SAV) diyecek ve her namazda O’na dualar edecekti…

Bugün ticarethaneye dönen, namazın kıblesi, Müslümanların ibadet yönü olan Kabe’deki putları yıkarak başladığı hayatı, bilmediğimiz ama inandığımız o alemde hala devam ediyor. Yine Allah’ın ayette bizlere Bakara Suresi 154. ayette söylediği ve bu ayeti bilen Allah’ın Kılıcı Hz. Ali’nin Peygaberin terki diyar ettiği gün “hayır O ölmedi” diyerek ağladığı gün gibi ;

“Allah yolunda hayatını feda edenlere “onlar öldü gitti” demeyin. Hayır, onlar yaşıyor, ama siz bunun farkında değilsiniz” …

Yazımı buraya kadar okuma sabrı gösterdiğiniz için teşekkür ederim.

“Sürçi Lisan ettiysek Aşkola”

Bir Cevap Yazın

Trending

dost haber sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

dost haber sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin