Benim gibi yaşı 45 üstü olanlar, hayal meyal 1980’leri bilir, 1990’ları hisseder, 2000’ler ve sonrasını da film izler gibi seyrederler.
Benim gibi politikaya ilgisi olanlar her zaman ülkenin sorunları ile ilgili kendi aralarında konuşurlar.
Benim gibi tarihe ilgi duyanlar ve tarafı olmayanlar geçmişi okurlar.
Benim gibi arızalar sadece okumakla kalmazlar, araştırırlar, incelerler ve eğer ortada bir sorun varsa, ki var. Çözümün nerede olduğunu anlamaya çalışırlar.
Yazı yine madde madde gibi olmaya başladı. Bazen bir yazıya iyi bir giriş yapmanın yazının ilgi uyandırması ve devamının okunması için etkileyici olması gerektiğini düşünürüm. İnsanımız pek okumayı sevmediği için malum, başlangıcı etkileyici olursa devamını okumaya heveslenir. Bu sefer de başlangıç böyle oldu, idare edin artık.
1991 yılında nasıl olduysa babam Okmeydanı’nda bir bakkal aldı. Biz iki erkek kardeş de babamla birlikte ticarete atılmış olduk.
Babam Hilton Oteli’nde aşçıbaşı olarak çalışıyordu. 1980’lerdeki karışıklıkta otelde çıkan ve basında yer alan grevde başı çektiği için otel yönetimi işine son vermişti. Emekliliğine az bir süre kaldığı için aldığı tazminatla bir yatırım yapmak istedi. İşte o sıralarda bakkalı devraldı.
Bizden iki önceki sahibi Yusuf Bakkal, çevrede oldukça tanınan ve bilinen bir esnaftı. Bakkaldan oldukça iyi bir gelir elde etmiş, sonunda bakkalı devredip kenara çekilmişti. Ondan satın alan kişi işi pek kıvıramadığı için devretmeye karar vermiş. Son olarak biz aldığımızda bakkal içler acısı durumdaydı. Babam bakkalı aldıktan sonra elinde kalan bir miktar parayı da dükkanı toparlamak ve boşalan rafları doldurmak için harcadı.
Ve biz iki kardeş yeni bakkal olarak işe başladık.
Bakkalda yaşadıklarımızı, işi nasıl toparlayıp ciddi paralar kazandığımızı ve ticaretin aslında ne kadar iyi para kazandırdığını anlatmayacağım. Çünkü maalesef anlatacaklarım bu sayfalara sığmaz. Onun yerine yazının başlığı üzerine yoğunlaşacağım.
Türkiye nereye koşuyor?
Aslında “Türkiye nereye gidiyor?” demek sanırım daha doğru olsa da gitmekten ziyade koşuyor demek daha uygun diye bu başlığı seçtim.
1992 yılında tıpkı bugünlere benzer durumlar yaşıyorduk. Raflarımızda fiyat etiketlerimiz vardı. Bakkal dedik ama biz orayı mini markete çevirmiştik. Düzenli raflar, şarküteri dolabımız, vitrinimiz,.. herşey market havasına uygundu.
Ancak bir sorunumuz vardı ki o da “fiyatlar” !!!
Fiyatlar hiç yerinde durmuyordu. Bir hafta aldığımız bir ürünün satış fiyatına bir sonraki parti ürünü alıyorduk. Yani rafta 10 lira yazan ve 10 liraya sattığımız bir ürünü toptancıdan 10 liraya alıyorduk, fiyatı 12.5 lira yapıyorduk. Bir sonraki hafta da aynı ürünü 12,5 liraya alıyorduk ve raftaki fiyatı 15 lira yapıyorduk. Öyle bir an geldi ki, artık önümüze liste yapmaya başladık ve raflardaki etiketleri kaldırdık. Çünkü etiketleri değiştirmek ciddi zaman almaya başlamıştı.
Bu arada neden batmadık söyleyeyim, 1 hafta opsiyonumuz vardı. Yani biz esnaf olarak alış fiyatında bir hafta geriden geliyorduk. Neyse çok fazla karıştırmadan konuya geri döneyim.
Büyüklerimizin çoğunluğu 12 Eylül 1980 darbesini sevinerek, bayram havasıyla karşılaşmıştı. Çünkü ülkedeki istikrarsızlık, işsizlik, pahalılık, yolsuzluk,… herşey kötüye gidiyordu. Darbeye sevinen büyük çoğunluk, aynı coşkuyla darbeyi yapan Kenan Evren tarafından yönetilmeye başladığında da çok mutluydu. Çünkü eski iktidarlar basiretsiz, beceriksiz, işi bilmiyorlar ve ülkeyi yönetemiyorlardı.
Ancak zamanla durumun pek de değişmemesi ve darbenin ülkeyi ne kadar geri götürdüğü anlaşılmaya başlanınca, hevesle ülkenin başına getirilen askeri yönetimin sonraki genel seçiminde yine aynı büyüklerimiz Turgut Özal’ı iktidara getirdi.
Anayasayı kendisini koruma altına almak için ciddi emekler sarf ederek değiştiren Kenan Evren, uzun yıllar hiç bir iktidar tarafından yargılanamadı. Ancak geçtiğimiz yıllarda yargılanmaya başladıktan kısa bir süre sonra hayata gözlerini yumdu.
Ülkenin teslim edildiği Turgut Özal da iktidarı döneminde ortaya çıkardığı KDV, serbest ekonomi ve “benim memurum işini bilir” sözüyle rüşveti meşrulaştırmaktan başka hiç bir şeyle anılmadı. Suikaste uğradı, sağlık sorunları oldu, sonunda o da rahmetli oldu.
Her dönem iktidara gelenler, o koltuğun sıcaklığından mıdır bilinmez ama bir türlü koltuğu bırakmak istemedi. Hemen hepsi de “ben olmazsam bu ülke batar” sözünü ağızlarından eksik etmediler. Hemen her iktidar, başbakan, cumhurbaşkanı,.. yönetime geldiğinde “en iyisinin kendileri” olduğu söylemekten geri durmadılar. Ve her dönem kim başa geldiyse peşinde ciddi bir kalabalık onu destekledi ve sonra da zevkle köstekledi.
Rahmetli Süleyman Demirel “beni seçerseniz 2 anahtar sözü veriyorum” dediğinde ona oy verenlere daha sonra “oldu da vermedik mi” derken ya da rahmetli Erbakan dini duygulara hitaben “biz beraat ettik” derken de hep aynı düşüncedeydiler.
Söz ver, vaad et ama yapmazsan sana kimse hesap soramaz.
Önceleri hep övülenler, zamanla hem dövülenler oldular.
Yumrukla olmasa da arkalarından söylenen sözlerle oldu bu..
Rahmetli Ecevit’ten bahsetmeden geçmeyelim. Meşhur karaoğlan lakaplı politikacımız Ecevit, Kıbrıs Barış Harekatı ile partisi DSP’yi halkın gözünde kahraman yaptı. Ardından iktidarda en ucuz araba kullanan lider, devletin tasarruf tedbirleri almasını sağlayan, meşhur köy kent projesini belki hayata geçiremedi ama sol kimliği ve halkçı tarafıyla birlikte hep rahmetle anıldı.
Halk her dönem kime inanacağını, kime oy vereceğini, kimi el üstünde tutacağını bilemedi. Ancak her seferinde asıl önemli olanın “kendisi” olduğunu hiç bilemedi veya farkına varamadı ya da varması engellendi.
Bakın bizler tarihten soğutulduk, okullarda tarih kitaplarındaki tarihlerle dolu sınav hayatımız oldu. Tarihten soğutulduk çünkü tarihimizi bilirsek “kimler geldi, kimler geçti” ve ne olaylar yaşandı. Bunları bilirsek eğer işte o zaman önümüzü daha iyi görebiliriz. Tarih okumalıyız, en önemlisi mutlaka okumalıyız.
Kafamızı cep telefonlarındaki sosyal medyalara gömdük ve çevremizde olan bitenlere kulaklarımızdaki müziklerle duyu organlarımızı kapadık. Ancak bu ülke bizim ve bizler böyle devam ettiğimiz sürece bu şekilde gitmeye devam edecek. Bunu ancak bizler düzeltebiliriz, başkası değil.
Ülkenin bu durumda olması kimlerin çıkarına? Kimler bundan kazanç sağlıyor? Kimler fakirleşirken kimler zenginleşiyor? O sosyal medyada izlediğiniz lüks arabalar, lüks evler, lüks hayatlar,… kimler bu durumdan faydalanıyor?
Türk tarihini şöyle bir okuyun. Osmanlı Tarihini, daha öncesini bir okuyun. Ancak padişahlar, saraylar, sultanlar gözünden değil. Ya da televizyonlardaki son dönemlerde çıkan Osmanlı dizilerini seyrederek de değil. HALK olarak okuyun veya halk olarak izleyin.
Birileri o tarih içerisinde kahraman olurken veya ülkeler feth ederken, yanında ok atan, kılıç çeken, seferden yorgun argın evine ve çocuklarına, ailesine dönen veya dönebilen insanları düşünün. Sefere giderken yanlarına aldıkları erzakları hazırlayan halkı düşünün. Tarih boyunca sürekli vergi alınan ve sürekli bu vergilerin bazı hırsızların ceplerini nasıl doldurduğunu düşünün.
Tarih boyunca halk sadece oy veren, sesini çıkartmayan, konuşmaya çalıştığında iktidar sevdalısı kendini bilmezler tarafından susturulan, kaynakları sürekli rant için dağıtılan, para ve iş konusunda sürekli sıkıntılar çektirilerek geçim derdi dışında başka birşeyle uğraşmayan insan topluluğu olarak görüldü.
Dün öyleydi, bugün de öyle değil mi?
Bu ülkeye tarih boyunca son gelen lideri örnek almazsak, onu dinlemezsek, Gençliğe Hitabesi’nde söylediklerini anlamazsak, bu ülkenin bugünkü durumundan sadece biz sorumluyuz demektir.
Konu nereden nereye geldi.
Yeni nesil yani “Z kuşağı” diye alfabenin son harfi kullanılıp isim takılan arkadaşlara biraz geçmişimiz hakkında genel bilgi vermek istedim.
Geçmiş neyse gelecek de öyle olmasın.
Daha iyi günler yaşamamız dileğiyle.
Sürçü lisan ettiysek aşkola





Bir Cevap Yazın